Blog

Doğum Öncesi ve Sonrası Faktörlerin Okul Çağı Klinik Örneklemde Psikopatoloji ile İlişkisi

4 Şubat 2019

Doğum öncesi ve sonrası faktörler psikopatoloji ile ilişkilendirilirken pre ve postnatal dönemlerin çocuğun sağlıklı gelişimi için kritik bir önemi vardır ve bu dönemdeki çeşitli faktörlerin çocukta psikopatoloji gelişimi üzerine olası etkileri bildirilmiştir. Bu faktörler arasında yer alan annenin gebelikteki stres düzeyinin, çocuğun zayıf motor gelişimi, dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (DEHB) belirtileri ve otistik özellikler, anksiyete ve dışa yönelim sorunları belirtileri, düşük sözel ve toplam zeka ve dil becerileri ile ilişkili olduğu gösterilmiştir. Ayrıca gebelik döneminde nikotin maruziyetinin DEHB semptomları, erişkin dönemde suç davranışları ve öğrenme problemleri ile ilişkisi saptanmıştır. Annenin gebelik dönemi ve sonrasındaki duygu durumunun çocuğun okul dönemindeki genel gelişimi, bilişsel ve dil gelişimi, davranış problemleri ve sosyal duygusal sorunları ile ilişkili olduğu çeşitli uzunlamasına toplum örneklemli çalışmalarda gösterilmiştir. Genel çalışmaların dışında ülkemizde yapılmış olan çalışmalarda ise annenin gebelik stres düzeyinin otizm, DEHB ve karşıt olma karşı gelme bozukluğu (KOKGB) olan grupta daha fazla olduğu, anne sütü kullanım süresinin de daha kısa olduğu bildirilmiştir. Diğer bir çalışmada 2 aydan kısa ve 24 aydan daha uzun süre anne sütü alan 12-42 ay arasındaki çocukların psikopatoloji ölçeklerinden daha yüksek puanlar aldığı saptanmıştır. Fakat bunların dışında bir çalışmada ise, gebelik dönemi ile ilişkili çeşitli parametrelerin 1-4 aylık bebeği olan annelerin bağlanma ölçeği skorları ile ilişki göstermediği bildirilmiştir. Ancak bu çalışmada gebelik döneminde psikolojik stres ve postpartum dönem psikolojik problemler değerlendirmeye alınmamıştır. Bunun sonucunda değer farklılığı ortaya çıkmıştır. Ülkemizde ise gelişimsel faktörler ile psikopatoloji ilişkisini inceleyen çalışmalar yetersizdir. Yapılan çalışmaların amacı ise doğum ve doğum sonrası erken dönemdeki faktörlerin içe yönelim ve dışa yönelim sorunlarının tanıları üzerine etkilerini ortaya koymaktır.

 Literatürdeki çalışmaların çoğunluğunda, ki buna metodolojik olarak güçlü ileri dönük kohort çalışmaları dahil, değerlendirme tarama ölçekleri üzerinden yapılmıştır. Bununla birlikte GGA en sık kullanılan tarama ölçeklerinden birisi olarak öne çıkmaktadır. Mevcut çalışmada ise GGA’ya ek olarak yarı yapılandırılmış bir klinik görüşme aracı olan Okul Cağı Çocukları İçin Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi’nin (CDŞG-T) hem tanısal netliği sağlanmak, hem de bu tanıların GGA ile uyumunu göstermek amacıyla kullanılmıştır. CDŞG-T dışında kalan tanısal gruplar için de DSM-5’e dayalı klinik görüşme yapılmıştır. Bir diğer yapılan şey ise psikiyatrik tanıların belirlenmesi için yarı yapılandırılmış bir psikiyatrik görüşme aracı olan CDŞG-T’nin Türkçe geçerlik ve güvenirliği gösterilmiştir. CDŞG-T, 6-16 yaş çocuklarında şizofreni, duygu durum bozuklukları, anksiyete bozuklukları, yıkıcı davranış bozuklukları, travma ile ilişkili bozukluklar, yeme bozuklukları, dışa atım bozuklukları, madde bağımlılığı ve tik bozuklukları tanılarını taramaktadır. Çalışmamızda CDŞG-T’nin kapsamadığı otizm spektrum bozuklukları, zihinsel yetersizlik, konuşma bozuklukları gibi tanılar DSM-5 kriterlerine dayalı psikiyatrik görüşme ile belirlenmiştir. Klinik başvuruya temel teşkil eden tanılar birincil tanılar olarak adlandırılmıştır.

Hastaların ebeveynlerinden, gebelik dönemi ve doğum sonrası ile ilgili sorular ve sosyo-demografik bilgileri içeren bir form doldurmaları istenmiştir. Gebelik dönemindeki stres düzeyi sorgulanmış olup, keyifli, normal, kötü ve çok kötü olarak derecelendirmeleri istenmiştir. Ayrıca gebelik dönemi boyunca sigara, alkol veya ilaç kullanımı, hastalık geçirip geçirmediği, radyasyon maruziyetinin olup olmadığı, doğum zamanı, doğum ağırlığı, doğum sonrası herhangi bir problem yaşayıp yaşamadığı maddeler halinde sorgulanmıştır. Ayrıca, çocuğun sadece anne sütü alma suresi ve toplam anne sütü alma suresi (anne sütü ve ek gıdalar), olası postpartum depresyon (PPD) varlığını sorgulamak için annelere doğum sonrası yoğun mutsuzluk, depresyon yaşayıp yaşamadıkları, postpartum anksiyete (PPA) için doğum sonrası dönemde yoğun korku, kaygı yaşayıp yaşamadıkları sorulmuştur.

İnternalizan bozukluk grubunda en sık saptanan tanılar sırasıyla özgül fobi (%7.8), sosyal anksiyete bozukluğu (%5.4), major depresif bozukluk (%3.3), yaygın ankisyete bozukluğu (%3.3) ve obsesif kompulsif bozukluk (%3.3) iken; dışa yönelim sorunları grubunun çoğunluğunu Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) (%46.1) olan çocuklar oluşturmuştur. Sosyo-demografik özellikler, gebelik dönemi ve doğum ve sonrası dönemler ile ilgili değişkenlerin içe yönelim ve dışa yönelim sorunları grupları ile bağlantısı araştırılmıştır. Gebelik dönemi ve doğum sonrası faktörler acısından incelendiğinde içe yönelim sorunları grubunun doğumda baba yaşı (Z=2.18 p=0.030) ve 6 aydan kısa süre toplam anne sütü kullanımı (χ2=4.10 p=0.043) acısından tanı almayan gruba göre farklılaştığı saptanmıştır. Dışa yönelim sorunları grubu ise toplam anne sütü suresi (Z=2.61 p=0.009) ve toplam anne sütü alma süresi altı aydan az olan çocuk oranı (χ2=5.53 p=0.019)acısından tanı almayan gruba göre farklı bulunmuştur. Doğum sonrası depresyon (.2=1.27 p=0.259) açısından tanı almayan gruptan farklılaşmazken doğum sonrasın anksiyete (.2=4.20 p=0.038) açısından farklı olduğu saptanmıştır. Ayrıca doğum ağırlığı eksternalizan bozukluğu olan grupta istatistiksel anlamlılığa yaklaşan şekilde düşük (Z=1.95 p=0.052) bulunmuştur. Mevcut çalışmada, internalizan ve eksternalizan bozukluğu olan çocuklar ve tanı almayan kontrollerden oluşan klinik örneklemde çocukların psikopatolojisine etki eden faktörler
araştırılmıştır. Grupların gelişimsel ve sosyo-demografi faktörler açısından karşılaştırılması hem dışa yönelim sorunları hem de içe yönelim sorunları tanısı alan olguların 6 aydan kısa süre toplam anne sütü kullanma oranının tanı almayan çocuklara göre anlamlı olarak daha kısa olduğunu ortaya koymuştur. Literatürde yapılan çeşitli çalışmalar anne sütü alım süresinin düşüklüğü ile çeşitli psikopatolojik durumların ilişkili olabileceğini göstermiştir. Ülkemizde yapılan bir çalışma DEHB’li çocukların sağlıklı kontrollere göre anne altı ayın altında anne sütü kullanma oranlarının yüksek olduğu saptanmış, hatta sadece anne sütü kullanımının DEHB tanısı ile bağımsız şekilde ilişkili olduğu bulunmuştur.

Konu ile ilgili yurtdışında yapılan çalışmalarda da DEHB’li çocukların kardeşlerine göre daha yüksek oranda altı aydan kısa süre ve sağlıklı kontrollere göre üç aydan daha kısa süre anne sütü aldığını ortaya koymuştur. Avustralya’da yapılan 14 yıllık bir kohort çalışması, altı aydan kısa anne sütü kullanan çocukların 2, 5, 8, 10 ve 14 yaşında çocuk davranış değerlendirme ölçeği (CBCL) internalizan, eksternalizan ve toplam skorlarının 6 aydan uzun süre anne sütü kullananlara göre daha yüksek olduğunu bildirmiştir. Britanya’da yapılan bir çalışmada ise, anne sütü almış çocukların anne sütü almayanlara göre strese (ebeveynlerinin boşanması) daha fazla anksiyete yanıtı verdiğini ortaya koymuştur. Araştırmamızda içe yönelim sorunları tanısı alan grubun toplam anne sütünü altı ayın altında alan kısmının tanı almayanlara göre daha yüksek oranda olduğu saptanmıştır.

Yeterli süre anne sütü alamayan çocukların psikopatoloji tanısı alan gruplarda daha yüksek oranda görünmesinin olası sebepleri; anne sütünün çocuğun bilişsel gelişimini, dil gelişimini ve genel olarak nörolojik gelişimini olumlu etkilemesi ihtimalini barındırır. Ayrıca anne sütü veren annelerin hem bağlanma skorları hem de portpartum depresyon ve anksiyete ve strese karşı korunması ihtimali de kuvvetle muhtemeldir. Yapılan çok sayıda araştırma erken dönemde sağlıklı bir bağlanma ilişkisi kurmanın çocuğun yaşamını uzun dönemli olarak olumlu etkilediğini ortaya koymuştur. Çalışmamızda da dışa yönelim sorunları tanısı almış grubun annelerinin tanı almayanlara göre daha yüksek oranda postpartum anksiyete yaşadıklarını ifade etmiş olmaları da bu bulguyla uyumludur. Prenatal ve antenatal dönemde yüksek maternal anksiyetenin psikopatoloji ile ilişkisi uzun dönemli çalışmalarda gösterilmiştir. Postpartum dönemde maternal anksiyete araştırmamızda sadece eksternalizan bozukluğu olan çocuklarda tanı almayan gruba göre yüksek olarak bulunmuştur. Literatürde postpartum anksiyete ve despresyonun hem internalizan hem de dışa yönelim sorunlarıyla ilişkili olduğu bilinmektedir. Postpartum anksiyetenin sadece dışa yönelim sorunları grubunda yüksek olmasının sebepleri örneklemin küçük olması ihtimal olup ayrıca kesitsel dizayn, vakaların postpartum dönemde yaşadıkları stresi hatırlamaları konusunda da yanlılık oluşturabilir. Bu konuda ülkemizde geniş örneklemli uzunlamasına çalışmaların yapılmasına ihtiyaç vardır. Araştırmamızda literatürde saptanan gebelik stresi dışa yönelim sorunları ilişkisi ve gebelik döneminde sigara kullanımının dışa yönelim sorunları ilişkisinin saptanmaması yukarıda sıralanan nedenlerden kaynaklanabilir. Doğum ağırlığı eksternalizan bozukluğu olan grupta anlamlılığa yakın ölçüde düşük saptanmıştır.

Doğum ağırlığının DEHB tanısı ile ilişkili olduğunu gösteren literatürle uyumludur. Baba eğitimi içe yönelim sorunları tanısı alan çocuklarda tanı almayanlara göre düşük saptanmıştır. Ayrıca aynı grupta babanın doğumdaki yaşı da yüksek saptanmıştır. Doğumda yüksek baba yaşının psikiyatrik bozukluklardan şizofreni ve otizm spektrum bozuklukları ile ilişkisinin gösterildiği yayınlar bulunmaktadır. İnternalizan bozukluklar ile baba yaşı ve eğitim seviyesinin ilişkisi yeterince araştırılmış değildir. Klinik tanıların yarı yapılandırılmış görüşme ile konması ve literatürde yaygın olarak kullanılan bir ölçek ile boyutsal değerlendirme yapılması, görece olarak geniş bir klinik örneklemin dahil edilmesi çalışmamızın güçlü yanları olarak öne çıkmaktadır. Daha geniş örneklemli çalışmalarda bildirilen gelişimsel faktörlerin (gebelik döneminde sigara kullanımı gibi) orta-düşük seviyedeki etki boyutunun çalışmamızda aynı sonuçları vermemesi, örneklem sayısının tanısal kategorilere ayrıldığında nispeten düşük olması ve kontrol grubunun her ne kadar psikiyatrik değerlendirme yapılmış olsa bile psikiyatri polikliniğine başvuran ile açıklanabilir.

Çalışmanın kesitsel niteliği mevcut çalışmanın önemli bir kısıtlılığıdır. Sebep-sonuç ilişkisi, metodolojik olarak daha güçlü, uzunlamasına takip çalışmaları ile daha sağlıklı olarak değerlendirilebilir. Ancak mevcut çalışmadaki sonuçların ülkemizde bu alanda yapılacak araştırmalar ve koruyucu ruh sağlığı hizmetlerine destek olacağı düşünülmektedir.

 

*Bu yazı Sayın Vahdet Görmez’in makalelesinden alınmıştır ve Üsküdar Üniversitesi öğrencisi Erdem Turan tarafından düzenlenmiştir.

 

0 likes

Yazar